Skip to content

Ben sana mecburum bilemezsin
Adını mıh gibi aklımda tutuyorum
Büyüdükçe büyüyor gözlerin
Ben sana mecburum bilemezsin
İçimi seninle ısıtıyorum.

Ağaçlar sonbahara hazırlanıyor
Bu şehir o eski İstanbul mudur
Karanlıkta bulutlar parçalanıyor
Sokak lambaları birden yanıyor
Kaldırımlarda yağmur kokusu
Ben sana mecburum sen yoksun.

Sevmek kimi zaman rezilce korkuludur
İnsan bir akşam üstü ansızın yorulur
Tutsak ustura ağzında yaşamaktan
Kimi zaman ellerini kırar tutkusu
Bir kaç hayat çıkarır yaşamasından
Hangi kapıyı çalsa kimi zaman
Arkasında yalnızlığın hınzır uğultusu

Fatih’te yoksul bir gramofon çalıyor
Eski zamanlardan bir cuma çalıyor
Durup köşe başında deliksiz dinlesem
Sana kullanılmamış bir gök getirsem
Haftalar ellerimde ufalanıyor
Ne yapsam ne tutsam nereye gitsem
Ben sana mecburum sen yoksun.

Belki haziran da mavi benekli çocuksun
Ah seni bilmiyor kimseler bilmiyor
Bir şilep sızıyor ıssız gözlerinden
Belki Yeşilköy’de uçağa biniyorsun
Bütün ıslanmışsın tüylerin ürperiyor
Belki körsün kırılmışsın telaş içindesin
Kötü rüzgar saçlarını götürüyor

Ne vakit bir yaşamak düşünsem
Bu kurtlar sofrasında belki zor
Ayıpsız fakat ellerimizi kirletmeden
Ne vakit bir yaşamak düşünsem
Sus deyip adınla başlıyorum
İçim sıra kımıldıyor gizli denizlerin
Hayır başka türlü olmayacak
Ben sana mecburum bilemezsin.

ATİLLA İLHAN

Bu eseri Samime Sanay’ın sesinden dinlemek için;
Samime Sanay – Ben Sana Mecburum

Bu yazı toplamda 16 kez okundu.

Ak saçlı başını alıp eline,
Kara hülyalara dal anneciğim!
O titrek kalbini bahtın yeline,
Bir ince tüy gibi sal anneciğim!

Sanma bir gün geçer bu karanlıklar,
Gecenin ardında yine gece var;
Çocuklar hıçkırır, anneler ağlar,
Yaşlı gözlerinle kal anneciğim!

Gözlerinde aksi bir derin hiçin,
Kanadın yayılmış, çırpınmak için;
Bu kış yolculuk var, diyorsa için,
Beni de beraber al anneciğim!…

Necip Fazıl Kısakürek – (1926)

Bu yazı toplamda 7 kez okundu.

Sözde, senden kaçıyorum dolu dizgin atlarla..
Bazen sessiz sedasız ipekten kanatlarla..
Ama sen hep bin yıllık bilenmiş inatlarla..
Karşıma çıkıyorsun en serin imbatlarla..
Adını yazıyorsun bulduğun fırsatlarla..
Yüreğimin başına noktalarla, hatlarla..
Başbaşa kalıyorum sonunda heyhatlarla..
Sözde, senden kaçıyorum doludizgin atlarla.

Ne olur bir gün beni kapında olsun dinle..
Öldür bendeki beni sonra dirilt kendinle!
Çarpsan kara sevdayı en azından yüzbinle..
Nasıl bağlandığımı anlarsın kemendinle..
Kaç defa çıkıp gittim buralardan yeminle..
Ama her defasında geri döndüm seninle..
Hangi düğüm çözülür, nazla, sitemle, kinle..
Ne olur bir gün beni, kapında olsun dinle..

Şaşırdım kaldım işte, bilmem ki n’emsin..?
Bazen kız kardeşimsin bazen öp öz annemsin..
Sultanımsın susunca, konuşunca kölemsin..
Eksilmeyen çilemsin..
Orada ufuk çizgim, burda yanım yöremsin..
Beni ruh gibi saran sonsuzluk dairemsin..
Çâresizim.. Çâremsin..
Şaşırdım kaldım işte bilmem ki n’emsin…

Yavuz Bülent Bakiler

Bu yazı toplamda 33 kez okundu.

Batı Akdeniz’e yıllarca hükmeden Turgut Reis, Tunus yakınlarındaki Cerbe adasını ele geçirerek kendisine üs yapmıştı. Preveze’de büyük bir mağlubiyete uğrayan Avrupalılar, bunun intikamını almak ve çok korktukları Turgut Reisi Batı Akdeniz’den uzaklaştırmak için kalabalık bir donanma ile 2 Mart 1560’da Cerbe adasına asker çıkardı. Aynı gün Turgut Reis durumu İstanbul’a bildirdi ve sayıca kalabalık düşman ordusuna karşı koymanın zor olacağını, bu sebeple derhal adayı terkedeceğini bildirerek Trablus’a çekildi.

Haber İstanbul’a ulaşınca, padişah, bu önemli mevkiin geri alınması için emir verdi ve Piyale Paşa kumandasındaki Donanma-yı Hümayun 4 Nisan günü İstanbul’dan hareket etti. Bu donanmada, o zamanın en tecrübeli denizcileri olan Kurdoğlu Muslihiddin Reis, Uluç Ali Reis, Seydi Ali Reis de bulunuyordu. Osmanlı Donanması 13 Mayıs günü Cerbe açıklarına geldi. Onları karşılayan Turgut Reis, düşman donanması hakkında bilgi verdikten sonra, savaş taktiği hakkında bir toplantı yaptılar ve aynı Preveze Savaşı’nda uygulanan harp nizamı alınarak savaş yapılması kararlaştırıldı.

Ertesi gün Osmanlı Donanmasının top atışıyla başlayan muharebede, Donanma-yı Hümayun usta bir manevra ile ikiye ayrıldı ve düşmanı aralarına çekmeyi başardı ve hemen hücuma geçti. Bu manevra düşman donanmasını dağıttı. Neye uğradığını anlayamayan düşman kaçmaya başladı. Fakat geride bulunan Osmanlı tekneleri bunların işini kısa zamanda bitirdi. Diğerlerinin de çoğu batırıldı, kalanlar esir edildi.

Osmanlı donanması daha sonra karaya 14 000 kişilik bir kuvvet çıkararak Cerbe Kalesi’ni kuşattılar. 2.5 ay boyunca devam eden kuşatmada, Osmanlı askeri fazla zorlanmadı ve 31 Temmuz günü kale teslim oldu. Cerbe Zaferi ile Akdeniz hakimiyeti kesin olarak Osmanlılara geçti ve artık hiçbir devlet Osmanlıdan izinsiz denize açılamaz oldu.

Bu yazı toplamda 16 kez okundu.

20 Cemaziyelevvel (29 Mayıs) Salı sabahı ezan ve namazdan sonra, Türk ordusunun büyük ve tarihî hareketi başladı. Hem kara, hem de denizden bütün cephelerden harekete geçildi. Toplar, hep birden şehir üzerine çevrilerek ateşlendi. İlk hamlede iki bin merdivenle 50 bin yiğit ileri atılmış, harbin en şiddetli anında, Akşemseddin ile Molla Güranî ateş hattına girerek, gazâ yolunda şehidlik mertebesine ulaşmayı taleb ile askere önderlik edip örnek olmuşlardı. Bizzat genç hükümdar dahi, askeri coşturan sözlerle, elinde kılıç ile Topkapı gediğine saldırmıştı…

Şehadet şerbetini içtiler

Bu sırada; Ulubatlı Hasan adındaki muazzez nefer, tekbirlerle Topkapı surlarına sancağı dikti. Böylece İslâm dilâverlerinin ve Oğuz kavminin, asırlardan beri hayal ettiği mukaddes bir rüya gerçekleşiyordu. Ulubatlı, Hazreti Peygamberin müjdesine mazhar olarak 30 kadar arkadaşıyla şehâdet mertebesine ulaştı.

Surlardaki Bizans bayrağının indirilip yerine Osmanlı bayrağının dikilmesinden sonra, ezanlar okunmaya başlandı. Sultan Mehmed Han, bu manzarayı görünce, atından inerek, Peygamber efendimizin meth ve senâsına nail olmanın verdiği bir sevinç, ayrıca devletini, İslâm’ın mukaddes şerefine mazhar kılan medhiye-i Resulullah’a kavuşmanın verdiği heyecanla şükür secdesine kapandı. Sonra otağ-ı hümâyununa çekilerek devlet erkânının tebriklerini kabul etti.

“Fetih hakkı” olarak…

Bu sırada, şehri koruyan gruplarla birlikte Bizans İmparatoru da öldürülmüştü. Fâtih, vatanını müdafaa ederken ölen imparatorun cenazesini merasimle defn ettirdi… Tursun Bey’in ifadesiyle haraba yüz tutmuş olan Ayasofya, “fetih hakkı” olarak câmiye çevrilecekti…

Fâtih Sultan Mehmed Han, Ayasofya’da iki rekat şükür namazı ile ikindi namazını kıldıktan sonra üç gün içinde bu mâbedin Cuma namazı için hazırlanmasını emretti. Cuma günü, Aksemseddin Hazretleri, Sultan Fâtih’in koluna girip minbere çıkartarak hutbe okumasını ister. Fâtih de Hak teâlâ hazretlerine hamd ve senâdan sonra hutbeyi okur. Akşemseddin de ilk Cuma namazını kıldırır…

YAZAN: VEHBİ TÜLEK 

30 Ağustos 2003 Cumartesi, Türkiye Gazetesi

Bu yazı toplamda 14 kez okundu.

Ahmet Şimşirgil Hocamızdan kıymetli bilgiler öğrendik

Yaklaşık 2 hafta evvel Marmara Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Öğretim Üyelerinden Prof. Dr Ahmet Şimşirgil Hoca, Kastamonu’da bulunan Sıla Erkek Öğrenci Yurdu’nda “Osmanlı’yı anlamak” konulu bir konferans düzenledi. Öğrenciler olarak biz çok istifade ettik. Çok kıymetli bilgiler anlatıldı. Toplantıdan sonra yaklaşık 1 saat kendileriyle muhabbetimiz oldu. Bu sırada Kayı 4 kitabını da imzalattık Ahmet Hocamıza. Söz fazla uzatmadan Kastamonu Sözcü gazetesinde yayınlanan haberi aşağıda paylaşıyorum efendim.

Kastamonu Şaban-ı Veli Eğitim, Kültür ve Sağlık Hizmetleri Derneğince tertip edilen, “Osmanlı’yı Tanımak” konulu konferans Sıla Öğrenci Yurdunda büyük ilgi gördü.

Marmara Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Öğretim Üyelerinden Prof. Dr Ahmet Şimşirgil, hedef sahibi olmak ve bunun için gayret göstermek gerektiğini ifade ederek, Osmanlı’nın ve Osmanlı padişahlarının hedeflerinin makam, şan, şöhret ve basit gayeler olmadığını anlattı. Osmanlı’nın çok iftiralara maruz kaldığını çarpıcı örneklerle izah eden Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil, Osman Gazi’nin oğlu Orhan Gazi’ye vasiyetnamesine Fatih, Yavuz, Kanuni gibi padişahların tamamen sadık kaldıklarını, Osmanlı ile ilgili her türlü çalışmanın belgelere dayandırılması gerektiğini söyledi. Osmanlı’yı anlatan kitabı Kayı serisinin belgelere dayalı bir eser olduğunu ve bu belgelerin kitapta genişçe bildirildiğini de açıklayan Şimşirgil, özellikle Kanuniyi anlatan Kayı-4 kitabının okunmasını istedi. Konuşmasının sonunda, gösterilen ilgiden çok memnun kaldığını söyleyen Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil, kitaplarını imzalarken de öğrencilerle sohbet etti.

Konferans sonunda kısa bir konuşma yapan Kastamonu Şaban-ı Veli Eğitim Kültür ve Sağlık Hizmetleri Derneği Başkanı Enis Köklü, hem Ahmet Şimşirgil’e hem de konferansı ilgi ile dinleyen öğrenci ve misafirlere teşekkür ve takdirlerini bildirdi.

Bu yazı toplamda 41 kez okundu.

1 . Rûy-ı zerdimi benüm rahm etdi dildârum görüp
Anladı derd-i derûnum hâlet-i zârum görüp

2. Kûyi içre olmuş iken türlü derde mübtelâ
Ol tabîb etdi ilâcum dilde bimârum görüp

3. Bakmadı yaşıma ol nitekim kan ağladım
Sonradan meyl eyledi eşk-i güher-bârum görüp

4. Nakd-i cana almış iken dilberin bir bûsesin
Âh rakîb ortaya girdi bozdu bâzârım görüp

5. Dakdı dilber gûşına bu sözlerüm dürler gibi
Eyledi tahsin Muhibbî’ye bu eş’ârum görüp

Muhibbî – Kanunî  Sultan Süleyman

Açıklaması;

1. Sevgilim, sararmış benzimi görüp halime acıdı ve inleyişlerime bakarak da içimdeki gizli aşk derdini anladı.

2. Onun mahallesinde türlü derde tutulmuş iken, o gönül tabibim (çok şükür ki) bağrımdaki yarayı görüp bana ilaç tertip etti.

3. Önceleri gözyaşlarıma hiç itibar etmedi. Ben de (ilgisini çekebilmek için) yaş yerine kan ağlamaya başladım. Ancak o vakit benim (inci ve mercana dönmüş) mücevher gibi gözyaşlarımın hatırına bana ilgi göstermeye başladı.

4. Canımı nakit olarak (uğruna) verip bir busesini almak üzere sevgiliyle anlaşmışken, yazık ki rakip araya girip pazarlığımızı bozdu.

5. Sevgili, benim bu dizelerimi görüp Muhibbî’nin şairliğini takdir etti ve sözlerimi birer inci gibi kulağına küpe edindi.

(İskender Pala’nın Muhteşem Şair Muhibbî kitabından alınmıştır)

Bu yazı toplamda 12 kez okundu.

Bu yazımızda Ubuntu işletim sisteminde C ve C++ programlarını nasıl çalıştırabileceğimizi anlatmaya çalışacağız. Çok zor bir işlem değil. Kısa kodlarla hemen halledebiliyorsunuz. Gelelim şimdi kurulumları anlatmaya;

C Kurulumu ve Çalıştırılması;

C dilinde program yazıp çalışmak istiyorsak, ilk önce bu program için gerekli olan yazılımları sistemimize yüklememiz lazım. Bunun için terminale sudo apt-get install gcc komutunu yazıyoruz. Bu komutu yazdıktan sonra gerekli yazılımlar otomatik olarak sistemimize yüklenecektir. Yükleme işlemi tamamlandıktan sonra programlarımızı yazmaya geçebiliriz.

#include<stdio.h>
void main(){
	printf("Merhabalar\n");
}

continue reading…

Bu yazı toplamda 42 kez okundu.

• Savaş meydanında şehit olan ilk ve tek padişah 1. Murad Hândır. (I. Kosova Savaşı-1389)

• İlk matbaa, 3. Sultan Ahmed Hân zamanında ve 1727 yılında faaliyete geçen İbrahim Müteferrika Matbaası’dır.

• İlk vapur, 2. Sultan Mahmud Hân zamanında 1827’de satın alınmış olup halk arasında Buğu Gemisi adıyla anılmıştır.

• İlk kıyafet kanunu 3 Mart 1829’da ve 2. Sultan Mahmud Hân zamanında yayınlanmıştır. Bu kanuna göre memurlarının fes, ceket, pantolon ve kaput giymeleri kararlaştırıldı.

• İlk gazete 2. Sultan Mahmud Hân döneminde ve 1 Kasım 1831 Salı günü yayınlanan Takvim-i Vakâyi’dir.

• İlk borçlanma da; Sultan Abdülmecid Hân döneminde 1855 yılında İngiltere ve Fransa’dan 5 milyon İngiliz altını alınmıştır.

• İstanbul’da öldürülen ilk padişah, Genç Osman adıyla bilinen 2. Sultan Osman Hândır.

• İlk telgraf Sultan Abdülmecid Hân döneminde 9 Eylül 1855 tarihinde, İstanbul-Varna arasında faaliyete geçmiştir.

• Avrupa’ya giden ilk ve tek Osmanlı Padişahı Sultan Abdülaziz Hândır. Gezisi 21.06.1867’de başlayıp 44 gün sürmüştür.

• İlk sergi, 27 şubat 1863’de Sultanahmed Meydanı’nda Sultan Abdülaziz Hânın katıldığı bir törenle açılan Sergi-i Osmanî’dir.

• İstanbul’a ilk tünel Sultan Abdülaziz Hân zamanında 17 Ocak 1874’de açıldı. Tünel 575 m uzunluk ve 7 m genişliğindedir.

• Haydarpaşa-Ankara demiryolu  2. Sultan Abdülhamid Hân zamanında 1888’de yapıldı.

• İlk Boğaziçi Köprü Projesi  Sultan 2. Abdülhamid Hân döneminde 1900’da yapıldı. Anadoluhisarı ile Rumeli Hisarı arasında bir köprü kurulması için çalışmalara başlandı. Köprü üzerine demiryolu döşenmesi de planlanmıştı.

Kaynak: TÜRKİYE TAKVİMİ

Bu yazı toplamda 93 kez okundu.

Saçma ey göz eşkden gönlümdeki odlara su 
Kim bu denlü dutuşan odlara kılmaz çâre su

(Ey göz! Gönlümdeki (içimdeki) ateşlere göz yaşımdan su saçma ki, bu kadar (çok) tutuşan ateşlere su fayda
vermez.)

Âb-gûndur günbed-i devvâr rengi bilmezem 
Yâ muhît olmış gözümden günbed-i devvâra su

(Şu dönen gök kubbenin rengi su rengi midir; yoksa gözümden akan sular, göz yaşları mı şu dönen gök kubbeyi kaplamıştır, bilemem..)

Zevk-ı tîğundan aceb yoh olsa gönlüm çâk çâk 
Kim mürûr ilen bırağur rahneler dîvâra su

(Senin kılıca benzeyen keskin bakışlarının zevkinden benim gönlüm parça parça olsa buna şaşılmaz. Nitekim akarsu da zamanla duvarda, yarlarda yarıklar meydana getirir.)

Vehm ilen söyler dil-i mecrûh peykânun sözin 
İhtiyât ilen içer her kimde olsa yara su

(Yarası olanın suyu ihtiyatla içmesi gibi, benim yaralı gönlüm de senin ok temrenine, ok ucuna benzeyen kirpiklerinin sözünü korka korka söyler.)

Suya virsün bâğ-bân gül-zârı zahmet çekmesün 
Bir gül açılmaz yüzün tek virse min gül-zâra su

(Bahçıvan gül bahçesini sele versin (su ile mahvetsin), boşuna yorulmasın; çünkü bin gül bahçesine su verse de senin yüzün gibi bir gül açılmaz.)

Ohşadabilmez gubârını muharrir hattuna 
Hâme tek bahmahdan inse gözlerine kara su 

(Hattatın beyaz kâğıda bakmaktan, kalem gibi, gözlerine kara su inse (kör olsa, kör oluncaya kadar uğraşsa yine de) gubârî (yazı)sını, senin yüzündeki tüylere benzetemez. )

Ârızun yâdıyla nem-nâk olsa müjgânum n’ola
Zayi olmaz gül temennâsıyla virmek hâra su 

(Senin yanağının anılması sebebiyle kirpiklerim ıslansa ne olur, buna şaşılır mı? Zira gül elde etmek dileği ile dikene verilen su boşa gitmez.)

Gam güni itme dil-i bîmârdan tîgun dirîğ 
Hayrdur virmek karanu gicede bîmâra su 

(Gamlı günümde hasta gönlümden kılıç gibi keskin olan bakışını esirgeme; zira karanlık gecede hastaya su vermek hayırlı bir iştir.)

İste peykânın gönül hecrinde şevkum sâkin it 
Susuzam bir kez bu sahrâda menüm-çün ara su 

(Gönül! Onun ok temrenine benzeyen kirpiklerini iste ve onun ayrılığında duyduğum hararetimi yatıştır, söndür. Susuzum bu defa da benim için su ara.)

Men lebün müştâkıyam zühhâd kevser tâlibi 
Nitekim meste mey içmek hoş gelür hûş-yâra su 

(Nasıl sarhoşa şarap içmek, aklı başında olana da su içmek hoş geliyorsa, ben senin dudağını özlüyorum, sofular da kevser istiyorlar.)

Ravza-i kûyuna her dem durmayup eyler güzâr 
Âşık olmış galibâ ol serv-i hoş-reftâra su 

(Su, her zaman senin Cennet misâli mahallenin bahçesine doğru akar. Galiba o hoş yürüyüşlü, hoş salınışlı; serviyi andıran sevgiliye aşık olmuş.)

Su yolın ol kûydan toprağ olup dutsam gerek 
Çün rakîbümdür dahı ol kûya koyman vara su

(Topraktan bir set olup su yolunu o mahalleden kesmeliyim, çünkü su benim rakibimdir, onu o yere bırakamam.)

Dest-bûsı ârzûsıyla ger ölsem dostlar 
Kûze eylen toprağum sunun anunla yâra su 

(Dostlarım! Şayet onun elini öpme arzusuyla ölürsem, öldükten sonra toprağımı testi yapın ve onunla sevgiliye su sunun.)

Serv ser-keşlük kılur kumrî niyâzından meger 
Dâmenin duta ayağına düşe yalvara su 

(Servi kumrunun yalvarmasından dolayı dikbaşlılık ediyor. Onu ancak suyun eteğini tutup ayağına düşmesi (yalvarıp aracı olması bu dikbaşlılığından) kurtarabilir.)

İçmek ister bülbülün kanın meger bir reng ile 
Gül budağınun mizâcına gire kurtara su 

(Gül fidanı bir hile ile (meşhur gül ve bülbül efsanesindeki gibi yine) bülbülün kanını içmek istiyor; bunu engelleyebilmek için suyun gül dallarının damarlarına girerek gül ağacının mizacını değiştirmesi gerekir.)

Tıynet-i pâkini rûşen kılmış ehl-i âleme 
İktidâ kılmış târîk-i Ahmed-i Muhtâr’a su 

(Su Hz. Muhammed’in “sallallahü aleyhi ve sellem” yoluna uymuş (ve bu hâli ile) dünya halkına temiz yaratılışını açıkça göstermiştir.)

Seyyid-i nev-i beşer deryâ-ı dürr-i ıstıfâ 
Kim sepüpdür mucizâtı âteş-i eşrâra su 

(İnsanların efendisi, seçme inci denizi (olan Hz. Muhammed’in “sallallahü aleyhi ve sellem”) mucizeleri kötülerin ateşine su serpmiştir.)

Kılmağ içün tâze gül-zârı nübüvvet revnakın 
Mu’cizinden eylemiş izhâr seng-i hâra su 

(Katı taş, Peygamberlik gül bahçesinin parlaklığını tazelemek için (ve onun) mucizesinden dolayı su meydana çıkarmıştır.)

Mu’cizi bir bahr-ı bî-pâyân imiş âlemde kim 
Yetmiş andan min min âteş-hâne-i küffara su 

(Hz. Peygamberimiz’in mûcizeleri dünyada uçsuz bucaksız bir deniz gibi imiş ki, ondan (o mucizelerden), ateşe tapan kâfirlerin binlerce mâbedine su ulaşmış ve onları söndürmüştür.)

Hayret ilen barmağın dişler kim itse istimâ 
Barmağından virdügin şiddet günü Ensâr’a su 

(Mihnet günü Ensâr’a parmağından su verdiğini (bir mucize olarak parmağından su akıttığını) kim işitse hayret ile (şaşa kalarak) parmağını ısırır.)

Dostı ger zehr-i mâr içse olur âb-ı hayât 
Hasmı su içse döner elbette zehr-i mâra su 

(Dostu yılan zehri içse (bu zehir onun dostu için) âb-ı hayat olur. Aksine düşmanı da su içse (o su, düşmanına) elbette yılan zehrine döner.)

Eylemiş her katreden min bahr-ı rahmet mevc-hîz 
El sunup urgaç vuzû içün gül-i ruhsâra su 

(Abdest (almak) için el uzatıp gül (gibi olan) yanaklarına su vurunca (sıçrayan) her bir su damlasından binlerce rahmet denizi dalgalanmıştır.)

Hâk-i pâyine yetem dir ömrlerdür muttasıl 
Başını daşdan daşa urup gezer âvâre su 

(Su ayağının toprağına ulaşayım diye başını taştan taşa vurarak ömürler boyu, durmaksızın başıboş gezer.)

Zerre zerre hâk-i dergâhına ister sala nûr 
Dönmez ol dergâhdan ger olsa pâre pâre su 

(Su, onun eşiğinin toprağına zerrecikler halinde ışık salmak (orayı aydınlatmak) ister. Eğer parça parça da olsa o eşikten dönmez.)

Zikr-i na’tün virdini dermân bilür ehl-i hatâ 
Eyle kim def-i humâr içün içer mey-hâra su 

(Sarhoşlar içkiden sonra gelen bat adrysını gidermek için nasıl su içerlerse, günahkârlar da senin na’tının zikrini dillerinde tekrarlamayı (dertlerine) derman bilirler.)

Yâ Habîballah yâ Hayre’l beşer müştakunam 
Eyle kim leb-teşneler yanup diler hemvâra su 

(Ey Allah’ın sevgilisi! Ey insanların en hayırlısı! Susamışların (susuzluktan dudağı kurumuşların) yanıp dâimâ su diledikleri gibi (ben de) seni özlüyorum.)

Sensen ol bahr-ı kerâmet kim şeb-i Mi’râc’da 
Şebnem-i feyzün yetürmiş sâbit ü seyyâra su 

(Sen o kerâmet denizisin ki mi’râc gecesinde feyzinin çiyleri sabit yıldızlara ve gezegenlere su ulaştırmış.)

Çeşme-i hurşîdden her dem zülâl-i feyz iner 
Hâcet olsa merkadün tecdîd iden mimâra su 

(Kabrini yenileyen (tamir eden) mimara su lazım olsa, güneş çeşmesinden her an bol bol saf, tatlı ve güzel su iner.)

Bîm-i dûzah nâr-ı gam salmış dil-i sûzânuma 
Var ümîdüm ebr-i ihsânun sepe ol nâra su 

(Cehennem korkusu, yanık gönlüme gam ateşi salmış, (ama) o ateşe, senin ihsan bulutunun su serpeceğinden ümitliyim.)

Yümn-i na’tünden güher olmış Fuzûlî sözleri 
Ebr-i nîsândan dönen tek lü’lü şeh-vâra su 

(Seni övmenin bereketinden dolayı Fuzûlî’nin (alelâde) sözleri, nisan bulutundan düşüp iri inciye dönen su (damlası) gibi birer inci olmuştur.)

Hâb-ı gafletden olan bîdâr olanda rûz-ı haşr 
Eşk-i hasretden tökende dîde-i bîdâra su 

(Kıyamet günü olduğu zaman, gaflet uykusundan uyanan düşkün (yahut aşık) göz, (sana duyduğu) hasretten su
(gözyaşı) döktüğü zaman,)

Umduğum oldur ki rûz-ı haşr mahrûm olmayam 
Çeşm-i vaslun vire men teşne-i dîdâra su 

(O mahşer günü, güzel yüzüne susamış olan bana vuslat çeşmenin su vereceğini, beni mahrum bırakmayacağını  ummaktayım.)

Bu yazı toplamda 71 kez okundu.