Necip Fazıl Kısakürek, İstanbul’a hasret kitabında İstanbul’un güzelliklerinden bahsetmekte. Özellikle bir bölümü çok hoşuma gitti, aynı zamanda oldukça düşündürdü. Bu bölümü sizlerle paylaşmak istedim…
MUKAYESE
1752 yılı, 1952 yılına dedi ki;
- Birbirimize, birbirimizin çevresindeki Boğaziçi’ni anlatalım! Bir ben söyleyeyim, bir sen söyle! Ne dersin?
1952 cevap verdi:
- Aman ne iyi olur! Bir sen söyle, bir ben söyleyeyim!
Aldı 1752:
- Geyikten canlı, beş çifte nasrin kayık..
Aldı 1952:
- Canı burnuna gelmiş, makineli “patpatı bahri” vapuru…
Aldı 1752:
- Türk üslûbu, kırk odalı oymalı tahtadan yalı…
Aldı 1952:
- Üslûpsuzluk üslûbu, üç buçuk odalı, keleş betonarmeden kübik kümes….
Aldı 1752:
- Bahçe ve koru…
Aldı 1952:
- Yangın yeri ve çöplük…
Aldı 1752:
- Saz ve şiir…
Aldı 1952:
- “Kukaraça” ve “samba”…
Aldı 1752:
- Örtünen ve gizlenen güzellik…
Aldı 1952:
- Soyunan ve açılan çirkinlik…
Devam ettiler:
- Suda “Servisîmin”…
- Suda “mazot” lekeleri…
- Rıhtımlardan, yosun ve iyod rahiyası…
- Denklerden, tütün ve çuval kokusu…
- Kayıkhanede dalgacıkların şarkısı…
- Yastıkta fabrika homurtusu…
- Kıvrım kıvrım esen rüzgâr…
- Buram burak yağan kömür tozu…
Aldı 1752:
- Bir ben söyleyeyim, bir sen gül!..
Aldı 1952:
- Bir sen söyle bir ben ağlayayım!..
Bu yazı toplamda 1 kez okundu.

Comments