Skip to content

Archive

Category: Edebiyat

Ağlasa âşık belâ-yı hecr ile nâlân olup
Gözlerinden akan anun yaş yerine kan olup

(Aşık dediğin ayrılık ateşiyle ağlamalıdır, o derece ki gözlerinden yaş yerine kan akması gerekir.)

Geh cefâ kûhı gubârından örünse kisveti
Geh belâ vadisini geşt eylese üryân olup

(Aşık ya cefa dağının tozlarıyla giyinmelidir, ya da çölde giyinmeden dolaşmalıdır. İlk mısrada Ferhat’ın, ikinci mısrada ise Mecnun’un resmini çiziyor Fatih Sultan Mehmed)

Her ne denlü cevrler görse vefalar eylese
Her ne denlü gülseler hâline ol giryân olup

(Her ne kadar eziyet görse, istırab görse, herkes ona alay ederek gülse de aşığın vefası artmalı, aşık sadakattan ayrılmamalıdır.)

Râz-ı aşkı aşikâr etmeğe takat bulmasa
Sinesinde nâvek-i dil-dûzlar pinhân olup

(Aşkın sırrını açık etmek ayıbtır, zaten aşık da bunu yapmak istemez ama buna gücü yetmese bile sinesine yediği oklar sebebiyle rahat nefes alıp onu da yapamamalı, istese de o sırrı verememeli.)

Dilberinden rahme er olmazsa ol dil hastaya
Kimseler derdine derman edemez imkan olup

(Eğer sevgilisinden bir lütfa kavuşmazsa onu hiçbir ilaç iyi edemez.)

Gam beyabanına her gün eylese seyr ü sefer
Her gece mihnet- serâ-yı firkate mihmân olup

(Aşığın hem gecesi hem gündüzü eziyet olursa kayda değer olur.)

Verseler mülki cihanın tac-u taht-ı devletun
Avnî köyün terkin etmez başına sultan olup

(Dünyanın tacını, tahtını, saltanatını tamamını bana verseler ey sevgili, senin köyünün çevresini terk edip de o tacı başıma alıp bahtiyarlık taslamam.)

Bu yazı toplamda 214 kez okundu.

Ruhumu eritip de kalıpta dondurmuşlar;
Onu İstanbul diye toprağa kondurmuşlar.
İçimde tüten bir şey; hava, renk, eda, iklim;
O benim, zaman, mekan aşıp geçmiş sevgilim.
Çiçeği altın yaldız, suyu telli pulludur;
Ay ve güneş ezelden iki İstanbulludur.
Denizle toprak, yalnız onda ermiş visale,
Ve kavuşmuş rüyalar, onda, onda misale.

İstanbul benim canım;
Vatanım da vatanım…
İstanbul,
İstanbul…

Tarihin gözleri var, surlarda delik delik;
Servi, endamlı servi, ahirete perdelik…
Bulutta şaha kalkmış Fatih’ten kalma kır at;
Pırlantadan kubbeler, belki bir milyar kırat…
Şahadet parmağıdır göğe doğru minare;
Her nakışta o mana: Öleceğiz ne çare? ..
Hayattan canlı ölüm, günahtan baskın rahmet;
Beyoğlu tepinirken ağlar Karacaahmet…

O manayı bul da bul!
İlle İstanbul’da bul!
İstanbul,
İstanbul…

Boğaz gümüş bir mangal, kaynatır serinliği;
Çamlıca’da, yerdedir göklerin derinliği.
Oynak sular yalının alt katına misafir;
Yeni dünyadan mahzun, resimde eski sefir.
Her akşam camlarında yangın çıkan Üsküdar,
Perili ahşap konak, koca bir şehir kadar…
Bir ses, bilemem tanbur gibi mi, ud gibi mi?
Cumbalı odalarda inletir ‘ Katibim’i…

Kadını keskin bıçak,
Taze kan gibi sıcak.
İstanbul,
İstanbul…

Yedi tepe üstünde zaman bir gergef işler!
Yedi renk, yedi sesten sayısız belirişler…
Eyüp öksüz, Kadıköy süslü, Moda kurumlu,
Adada rüzgar, uçan eteklerden sorumlu.
Her şafak Hisarlarda oklar çıkar yayından
Hala çığlıklar gelir Topkapı Sarayından.
Ana gibi yar olmaz, İstanbul gibi diyar;
Güleni şöyle dursun, ağlayanı bahtiyar…

Gecesi sünbül kokan
Türkçesi bülbül kokan,
İstanbul,
İstanbul…

Necip Fazıl Kısakürek

Bu yazı toplamda 1.804 kez okundu.

İbrahim Hakkı Hazretleri, Anadolu’da yaşayan evliyânın ve âlimlerin büyüklerindendir. Babası Osman Efendi de velî bir zâttı. İbrâhim Hakkı 1703 (H.1115) senesinde Erzurum’un Hasankale kasabasında doğdu. İbrâhim Hakkı; babasından, tefsîr, hadîs, fıkıh gibi zâhirî ilimleri öğrendi. Babasının arkadaşı Molla Muhammed Sıhrânî hazretlerinden de, astronomi, matematik gibi zamânın fen ilimlerini tahsîl etti. Allahü teâlânın zâtında ve sıfatlarında mârifet sâhibi olmak, hasta kalbine şifâ bulmak için de İsmâil Fakîrullah hazretlerinin sohbeti ve hizmetiyle şereflendi. 1778 (H.1192) senesinde ömrünün sonlarına yaklaşan İbrâhim Hakkı, vasiyetnâmesini yazdı. Sık sık hastalanması sebebiyle bizzat kendisi kitap yazmak için uğraşamıyordu. Ancak yazdırmak sûretiyle kalan ömrünü bereketlendirmek istiyordu. Bu sebeple oğullarının kâtib olarak yardım etmelerini istedi. Kendisi söyleyip oğulları yazdılar. Nihâyet 1781 (H.1195) târihinde bir Perşembe günü vefât etti. Tillo’da, hocası İsmâil Fakîrullah hazretlerinin kabrine komşu olacak şekilde defnedildi. Ölümü için de; “Hudâyı bilmeye ancak cihâne geldi sultânım.” mısraı târih olarak düşürüldü.

continue reading…

Bu yazı toplamda 169 kez okundu.

Divan Edebiyatı’na merakım az da olsa vardı. Ancak son zamanlarda bazı arkadaşlarımın sayesinde bu alana daha çok vakit ayırmaya başladım. Ve okudukça da Divan Edebiyatı’nın nasıl mükemmel bir alan olduğunu daha iyi anladım. Hâla da okumaya devam ediyorum. İşte Divan Edebiyatı’na olan merakımdan dolayı okuduğum kitaplardan birisi de İskender Pala’nın, Fuzûlî’nin eşsiz eserini konu alan Su Kasidesi’ydi.  Bu kitâbı, 13 Kasım tarihinde gittiğimiz TÜYAP Kitap Fuarı’ndan almıştım. TÜYAP’ın da muhteşem bir ortamı olduğunu söylemek isterim.

Efendim bilmeyenler için söyleyelim. Su Kasidesi, Fuzûlî’nin Sevgili Peygamberimiz Muhammed aleyhisselam’ı “sallallahü aleyhi ve sellem” övmek amaçlı yazdığı bir şiirdir. Bu tür şiirlere edebiyatta naat deniyor efendim. Her beytin sonu “su” kelimesi ile bittiği için Su Kasidesi adıyla meşhur olmuş bir şiirdir.

Efendim, müsadenizle kitabın değerlerlendirmesine geçmek istiyorum şimdi de. Su Kasidesi muhteşem bir eser. Fuzûlî o kadar güzel ifadeler kullanmış ki hayran olmamak elde değil. Tabi bu naat’ın mükemmelliği kitaba da aksetmiş, yansımış. İskender Pala da beyitleri açıklarken o kadar güzel anlatmış ki, hayran olmamak elde değil. Bir beyitten farklı farklı anlamlar çıkabiliyor.

continue reading…

Bu yazı toplamda 68 kez okundu.

Ağlasa âşık belâ-yı hecr ile nâlân olup
Gözlerinden akan anun yaş yerine kan olup

Geh cefâ kûhı gubârından örünse kisveti
Geh belâ vadisini geşt eylese üryân olup

Her ne denlü cevrler görse vefalar eylese
Her ne denlü gülseler hâline ol giryân olup

Râz-ı aşkı aşikâr etmeğe takat bulmasa
Sinesinde nâvek-i dil-dûzlar pinhân olup

Dilberinden rahme er olmazsa ol dil hastaya
Kimseler derdine derman edemez imkan olup

Gam beyabanına her gün eylese seyr ü sefer
Her gece mihnet- serâ-yı firkate mihmân olup

Verseler mülki cihanın tac-u taht-ı devletun
Avnî köyün terkin etmez başına sultan olup

Fatih Sultan Mehmed Hân

(Önümüzdeki hafta -yani ayın 29′undan sonra- bu gazeli açıklamasıyla beraber paylaşmayı düşünüyoruz inşaallah)

Bu yazı toplamda 24 kez okundu.

Bildiğiniz üzere Google+, değişikliklerine bir yenisini daha ekledi ve sayfa özelliğini kullanıcılarına sundu. Biz de bu yeni özellikten faydalanarak sizlere Divan Edebiyatı’ndan birbirinden güzel beyitleri ulaştırabileceğimiz bir sayfa açmak istedik ve “Divan Edebiyatı” ismi ile yeni bir sayfa kurduk. Mümkün oldukça Fuzûlî, Bâkî, Nef’î, Nâbi, Şeyhülislam Yahyâ gibi isimlerden derlediğimiz beyitleri sayfamızda paylaşacağız inşallah.

Google+ kullanan takipçilerimizi, bu güzide sayfamıza bekliyoruz.

Sayfamıza buradaki bağlantıdan ulaşabilirsiniz - Divan Edebiyatı G+ Sayfası

Bu yazı toplamda 21 kez okundu.

Vermeyen cânın sana bulmaz hayât-ı câvidân
Zinde-i câvîd ana derler ki kurbândur sana

Fuzûlî

Sana canını vermeyen ebedî hayata erişemez. Ebedî hayata erişen ona derler ki sana kurbândır.

Sinemde aşkını tutalım etmişim nihân
Amma ki kande saklayalım âh-ı hasreti

Nedîm

Farzedelim ki aşkını kalbimde saklamış herkesten gizlemişim. Peki ya hasret ahlarını nerede(nasıl) saklayalım?…

Erbab-ı kemali çekemez nakıs olanlar
Rencide olur dide-i huffuş ziyadan

Ziyâ Paşa

Yarasanın gözleri nasıl ışığa dayanamazsa, cahil insanlarda olgun kişilere tahammül edemezler..

Gönül Mecnûn gibi dil-beste olma zülf-i Leylâ’ya
Seni sâhra-neverd-i aşk eden zîrâ Hudâ’dır hep

Haşmet

A gönül! Mecnun misali, Leyla’nın zülfüne hemen gönül bağlama. Çünkü seni aşk çöllerinde gezdirip duran Leyla değil, Mevlâ’dır hep.

Dehenin derdüme dermân dediler cânânum
Bildiler derdümi yohdur dediler dermânun

Fuzûlî

Cananım, önce derdimin dermanının senin ağzında olduğunu söylediler / Sonra derdimin ne olduğunu öğrenince dediler ki, “senin derdine derman bulunmaz!”

Tut gözün ey dûd-i dil çerhin ki devrin terk edip
Kalmasın hayrette çeşm-i gevher efşânım görüp

Fuzûlî

Ey yüreğimden çıkan aah dumanı, Feleğin gözlerini kapat ki dönmekten vazgeçip, Gözlerimden inciler saçıldığını görüp de neye uğradığını şaşırmasın!

Bu yazı toplamda 27 kez okundu.

Aşka kâbil dil mi yok şehr içre yâ dilber mi yok
Mest yok meclisde bilmem mey mi yok sâgar mı yok

Gonca-i dil açılıp hâtır nice şâd olmaya
Bâğda güller mi yok gülşende bülbüller mi yok

Görmeziz bir dil ki tûtî gibi güftâr eyleye
Söyledir mi yok cihânda bilmezin söyler mi yok

Sengden dil kem mi yâ seng-i siyâhı la’l eder
Afitâb-i feyz-bahşâ-yı bülend-ahter mi yok

Niçin ebkâr-i ma’ânî beslemez erbâb-i nazm
Yoksa Yahyâ gibi üstâd-i sühan-perver mi yok

Şeyhulislam (Zekeriyazâde) Yahya

Bu yazı toplamda 55 kez okundu.

Hemîşe merdüm-i çeşmim izâr-ı yâre bakar,
Gözüm o pencereden sahn-ı lâlezâra bakar

Şeyhülislam Yahyâ

Gözbebeklerim her dem yarin yanaklarına bakar. Ben sanırım ki, gözlerim lale bahçesine bakıyor.

Bu âlem-i fânîde ne mîr ü ne gedâyuz
A’lâlara a’lâlanuruz pest ile pestüz

Bağdad’lı Rûhî

Bu fani dünyada ne makam ve rütbe sahibi, ne de çaresiz düşkün biriyiz. Yüksek mevkide olanla aşık atmayı da biliriz, garibanla garip olmayı da biliriz.

Tut gözün ey dûd-i dil çerhin ki devrin terk edip
Kalmasın hayrette çeşm-i gevher efşânım görüp

Fuzûlî

Ey yüreğimden çıkan aah dumanı, Feleğin gözlerini kapat ki dönmekten vazgeçip, Gözlerimden inciler saçıldığını görüp de neye uğradığını şaşırmasın!

Dehenin derdüme dermân dediler cânânum
Bildiler derdümi yohdur dediler dermânun

Fuzûlî

Cananım, önce derdimin dermanının senin ağzında olduğunu söylediler. Sonra derdimin ne olduğunu öğrenince dediler ki, “senin derdine derman bulunmaz!”.

Gönül Mecnûn gibi dil-beste olma zülf-i Leylâ’ya
Seni sâhra-neverd-i aşk eden zîrâ Hudâ’dır hep

Haşmet

A gönül! Mecnun misali, Leyla’nın zülfüne hemen gönül bağlama. Çünkü seni aşk çöllerinde gezdirip duran Leyla değil, Mevlâ’dır hep.

Bu yazı toplamda 50 kez okundu.

Divan Edebiyatı’ndan bazı beyitleri sizlerle paylaşmak istedim. Beyitler ve mânalarını aşağıda yazıyorum. Umarım beğenirsiniz.

Bin cân olaydı kâş men-i dil-şikestede,
Tâ her biriyle bir kez olaydım fedâ sana.

Fuzûlî

Anlamı : Ey sevgili! Şu kırık gönlümde bin canım olaydı da hepsini bir bir feda edeydim sana.

Değüldür zâta mâ’il halk mâl u câhadır rağbet,
Dıraht etrâfına kimse dolaşmaz bârdan sonra…

Nâbî

Anlamı : Millet şahsiyyete bakmıyor artık. Malın, makâmın varsa  hemen yanaşırlar yanına. Baksana, insanlar meyvesiz ağaca yaklaşıyorlar mı hiç?

Cihânda devlet ider aybın âdemin mestûr,
Günâh iderse de farzâ sevâbdır derler.

Raşid-i Atik

Anlamı : Dünyada insanın ayıbını, kusurunu sahip olduğu makam-mevki kapatır. Diyelim ki, makam-mevki sahibi kişi hata yaparsa doğrudur derler.

Etine cânına dolu güzeller koçmak olurdu
Hayâlî neylesin cür’et deminde kîse arıkdır

Hayâlî Bey

Etine canına dolgun güzeller kucaklamak mümkün olabilirdi; ama Hayâlî neylesin ki kırk yılda bir böyle bir işe kalkıştığında da cüzdanı tamtakırdır.

Bu yazı toplamda 45 kez okundu.