Skip to content

Archive

Tag: Necip Fazıl Kısakürek

Ak saçlı başını alıp eline,
Kara hülyalara dal anneciğim!
O titrek kalbini bahtın yeline,
Bir ince tüy gibi sal anneciğim!

Sanma bir gün geçer bu karanlıklar,
Gecenin ardında yine gece var;
Çocuklar hıçkırır, anneler ağlar,
Yaşlı gözlerinle kal anneciğim!

Gözlerinde aksi bir derin hiçin,
Kanadın yayılmış, çırpınmak için;
Bu kış yolculuk var, diyorsa için,
Beni de beraber al anneciğim!…

Necip Fazıl Kısakürek – (1926)

Bu yazı toplamda 16 kez okundu.

Ruhumu eritip de kalıpta dondurmuşlar;
Onu İstanbul diye toprağa kondurmuşlar.
İçimde tüten bir şey; hava, renk, eda, iklim;
O benim, zaman, mekan aşıp geçmiş sevgilim.
Çiçeği altın yaldız, suyu telli pulludur;
Ay ve güneş ezelden iki İstanbulludur.
Denizle toprak, yalnız onda ermiş visale,
Ve kavuşmuş rüyalar, onda, onda misale.

İstanbul benim canım;
Vatanım da vatanım…
İstanbul,
İstanbul…

Tarihin gözleri var, surlarda delik delik;
Servi, endamlı servi, ahirete perdelik…
Bulutta şaha kalkmış Fatih’ten kalma kır at;
Pırlantadan kubbeler, belki bir milyar kırat…
Şahadet parmağıdır göğe doğru minare;
Her nakışta o mana: Öleceğiz ne çare? ..
Hayattan canlı ölüm, günahtan baskın rahmet;
Beyoğlu tepinirken ağlar Karacaahmet…

O manayı bul da bul!
İlle İstanbul’da bul!
İstanbul,
İstanbul…

Boğaz gümüş bir mangal, kaynatır serinliği;
Çamlıca’da, yerdedir göklerin derinliği.
Oynak sular yalının alt katına misafir;
Yeni dünyadan mahzun, resimde eski sefir.
Her akşam camlarında yangın çıkan Üsküdar,
Perili ahşap konak, koca bir şehir kadar…
Bir ses, bilemem tanbur gibi mi, ud gibi mi?
Cumbalı odalarda inletir ‘ Katibim’i…

Kadını keskin bıçak,
Taze kan gibi sıcak.
İstanbul,
İstanbul…

Yedi tepe üstünde zaman bir gergef işler!
Yedi renk, yedi sesten sayısız belirişler…
Eyüp öksüz, Kadıköy süslü, Moda kurumlu,
Adada rüzgar, uçan eteklerden sorumlu.
Her şafak Hisarlarda oklar çıkar yayından
Hala çığlıklar gelir Topkapı Sarayından.
Ana gibi yar olmaz, İstanbul gibi diyar;
Güleni şöyle dursun, ağlayanı bahtiyar…

Gecesi sünbül kokan
Türkçesi bülbül kokan,
İstanbul,
İstanbul…

Necip Fazıl Kısakürek

Bu yazı toplamda 1.182 kez okundu.

Necip Fazıl’ın hapishanede geçirmiş olduğu günleri okudukça içim cız etti diyebilirim. Çok sıkıntı çekmiş Üstad’ımız. Neler çektiğini de bu kitabında anlatmış. Okuyalım ki Üstad’ı daha iyi tanıma imkânı bulalım…

Necip Fazıl’ın bir ifadesi vardı ki kitap içinde; beni en çok etkileyen o oldu:

“Kırk küsür senelik hayatımda, gecelerin en işkencelisi, beni bu sabaha, hapishaneye girdiğim sabaha bağlayan gecedir. Evimde geçirdiğim o son gece. Kararım hazırdı: Sabahleyin erkenden Kadıköy Savcılığı’na gidip “buyurun, hapsedilmeye geldim!” diyecektim. Bunu bile bile geçirdiğim son gece… Tepeden inme, habersiz gelen facialar mı daha tesirlidir; şuurla, adım adım, biline biline gelenler mi? Ayırd edemiyorum!…

Kitapta en çok hoşuma giden ve beni etkileyen bir diğer yer ise şu bölüm:

“Müslümanlar!.. Daha doğrusu kendini müslüman sananlar! Size hitap ediyorum! Bir velînin, kendisini Sahabîlere eş gören müritlerine verdiği karşılığı biliyor musunuz:

– Ben nasıl Sahabîlere eş olabilirim ki, siz onları görseydiniz divane derdiniz; onlar da sizi görselerdi müslüman demezlerdi.”

İşte bu halimizdir ki; düşmanlarımıza bu kuvveti veriyor! Onların değil, müslüman olamayışımızın mahkûmuyuz!”

continue reading…

Bu yazı toplamda 5 kez okundu.

1 aydır devam eden kampanyamız sona erdi. Yapılan çekiliş sonrasında Necip Fazıl Kısakürek’in “İstanbul’a Hasret” adlı kitabını kazanan kişi; HÜLYA YALÇIN oldu. Kendisini tebrik ediyoruz…

Gelecekte yapmayı düşündüğümüz diğer kitap kampanyalarımıza da katılımlarınızı bekliyoruz inşallah…

——————————————————————

İlk kampanyamızla karşınızdayız. Kullanacağımız kitap Necip Fazıl Kısakürek’in “İstanbul’a Hasret” kitabı olacak.

Mehmed Kısakürek’in derlediği bu kitapta Necip Fazıl, İstanbul’a olan özlemini dile getiriyor. Şahsen ben bu kitabı okudum, bazı tanıdıklarıma da okuttum. Hem kendim çok beğendim, hem de okuttuğum insanlar çok beğendi. Onun için okunması gereken  kitaplardan diye düşünüp, ilk kampanyamızda bu kitabı seçtik.

Kitabın başında Mehmed Kısakürek şu ifadeyi kullanıyor.

“… Ben de, bari babamın, bir kısmı bazı kitaplarının sayfa aralarında duran, çoğu da hiç kitaplaşmamış olan şu İstanbul’a dair şiir gibi yazılarını derleyip toplayıp bir araya getireyim dedim.

Zevkle değil… Kör bir sevkle…

Belki bir işe yarar.
Güzellikleri ve çirkinlikleri yakalamakta ışıktan çabuk bir gözün süzdüğü bir şehir işte…”

Çekilişimiz 31 Temmuz 2010 Cumartesi günü yapılacak ve kazanan sitemizden duyurulacaktır. Katılımlarınızı bekliyoruz…

(Daha önce belirttiğimiz gibi çekilişe katılmak için bu yazının altına kitapla  ilgili düşüncelerini belirten bir yorum yapmanız gerekmektedir…)

NOT: Yorum yapmak için kitabı daha önce okumuş olmanız şart değildir. Zaten kitabı okumuş olsaydınız bizim size tekrar göndermemizin bir anlamı kalmazdı. Siz kitap veyahut yazar hakkındaki düşüncelerinizi, tahminlerinizi, beklentilerinizi yazacaksınız. Okuyanlar ise kitap hakkında genel bir fikir beyan edebilirler, Bizim amacımız ziyaretçilerimizin kitap okumalarını sağlamak, onlara faydalı olabilmek.

31.07.2010 CUMARTESİ İTİBARİYLE YAZI YORUMLARA KAPANMIŞTIR…

Ömer Faruk Çetin

Bu yazı toplamda 11 kez okundu.

Bugün rahmetli Necip Fazıl Kısakürek’in vefatının 27. yıldönümü. 25 Mayıs 1983 yılında hayata gözlerini yumdu Mübarek. Edebiyatımıza nice eserler kazandırdı, nice şiirler yazdı. Bizlere rehber oldu adeta. Kendisini ne kadar çok özlüyoruz, ne kadar çok arıyoruz. Şu anda kendisi hayatta olmasa bile kitapları bizleri aydınlatmaya, bizleri hayrete düşürmeye devam ediyor. Böyle bir şahsiyet ile keşke aynı zamanda yaşama imkânımız olsaydı. Keşke O’nun yanında bir kez olsun bulunabilseydik veya toplantılarını canlı canlı dinleyebilseydik. Olmadı ama. Kaderde yokmuş, elden ne gelir. En azından O’nları doğru bir şekilde tanıdık, O’nların yolundan gitmeye çaba sarfediyoruz.

Bu günde Üstad Necip Fazıl’ı rahmetle anıyoruz…

Şimdi Necip Fazıl ile ilgili bir kaç anektod nakledelim:

continue reading…

Bu yazı toplamda 34 kez okundu.

Deryada sonsuzluğu zikretmeye ne zahmet!
Al sana, derya gibi sonsuz Karacaahmet!

Göbeğinde yalancı şehrin, sahici belde;
Ona sor, gidenlerden kalan şey neymiş elde?

Mezar, mezar, zıtların kenetlendiği nokta;
Mezar, mezar, varlığa yol veren geçit, yokta…

Onda sırların sırrı: Bulmak için kaybetmek.
Parmakların saydığı ne varsa hep tüketmek.

Varmak o iklime ki, uğramaz ihtiyarlık;
Ebedi gençliğin taht kurduğu yer, mezarlık.

Ebedi gençlik ölüm, desem kimse inanmaz;
Taş ihtiyarlar, servi çürür, ölüm yıpranmaz.

Karacaahmet bana neler söylüyor, neler!
Diyor ki, viran olmaz tek bucak, viraneler,

Zaman deli gömleği, onu yırtan da ölüm;
Ölümde yekpare an, ne kesiklik, ne bölüm…

Hep olmadan hiç olmaz, hiçin ötesinde hep;
Bu mu dersin, taşlarda donmuş sukuta sebep?

Kavuklu, başörtülü, fesli, başacık taşlar;
Taşlara yaslanmış da küflü kemikten başlar,

Kum dolu gözleriyle süzüyor insanları;
Süzüyor, sahi diye toprağa basanları.

Onlar ki, her nefeste habersiz öldüğünden,
Gülüp oynamaktalar, gelir gibi düğünden.

Onlar ki, sıfırlarda rakamları bulmuşlar,
Fikirden kurtularak, ölümden kurtulmuşlar.

Söyle Karacaahmet, bu ne acıklı talih!
Taşlarına kapanmış, ağlıyor koca tarih!

Necip Fazıl Kısakürek

Bu yazı toplamda 14 kez okundu.

İnanmaz

May 16

Necip Fazıl’dan inanılmaz bir şiir daha. Konu “Ölüm”. Kısa ama öz….

İNANMAZ

“Ticaretin tüm ziyan!” diye bir ses rüyada;
Mezarına birlikte girecek şeyi kazan!
Seni gözleyen eşya, bitpazarı dünyada,
Patiska kefen, çürük teneşir, isli kazan.

Minarede “ölü var!” diye bir acı salâ…
Er kişi niyetine saf saf namaz.. Ne alâ!
Böyledir de ölüme kimse inanmaz hâlâ!
Ne tabutu taşıyan, ne de toprağı kazan…

Necip Fazıl Kısakürek

Bu yazı toplamda 1 kez okundu.

Necip Fazıl’ın en çok sevdiğim şiirlerinden birisidir…

ZİNDANDAN MEHMED’E MEKTUP

Zindanda iki hece.Mehmed’im lafta!
Baba katiliyle baban bir safta!
Bir de geri adam,boynunda yafta…

Halimi düşünüp yanma Mehmed’im!
Kavuşmak mi?..Belki ..Daha ölmedim!

Avlu… Bir uzun yol… Tuğla döşeli,
Kırmızı tuğlalar altı köşeli.
Bu yol da tutuktur hapse düşeli…

Git ve gel… Yüz adım…Bin yıllık konak
Ne ayak dayanır buna ,ne tırnak!

Bir alem ki, gökler boru içinde.
Akıl almazların zoru içinde
Üstüste sorular soru içinde.

Düşün mü,konuş mu, sus mu ,unut mu?
Buradan insan mı çıkar,tabut mu?

Bir idamlık Ali vardı,asıldı
Kaydını düştüler,mühür basıldı.
Geçti gitti,birkaç günlük fasıldı

Ondan kalan,boynu bükük ve sefil;
Bahçeye diktiği üç beş karanfil…

Müdür bey dert dinler,bugün”maruzat”!
Çatık kaş…Hükumet dedikleri zat…
Beni Allah tutmuş kim eder azat?

Anlamaz;yazısız,pulsuz,dilekçem…
Anlamaz!ruhuma geçti bilekçem!

Saat beş dedi mi,bir yırtıcı zil
Sayım var, maltada hizaya dizil!
Tek yekun içinde yazıl ve çizil!

Insanlar zindanda birer kemmiyet;
Urbalarla kemik,mintanlarla et.

Somurtuş gibi bıçak,nara gibi tokat;
Zift dolu gözlerde karanlık kat kat…
Yalnız seccademin yönünde şefkat

Beni kimsecikler okşamaz madem
Öp beni alnımdan,sen öp seccadem!

Çaycı getir ilaç kokulu çaydan!
Dakika düşelim,senelik paydan!
Zindanda dakika farksız aydan

Karıştır çayını zaman erisin
Kopuk kopuk,duman duman erisin!

Peykeler,duvara mihli peykeler
Duvarda,başlardan yağlı lekeler
Gömülmüş duvara,bas bas gölgeler…

Duvar,katil duvar yolumu biçtin
Kanla dolu sünger… Beynimi içtin

Sukut…Kıvrım kıvrım uzaklık uzar
Tek nokta seçemez dünyada nazar
Yerinde mi acep,ölü ve mezar?

Yeryüzü boşaldı habersiz miyiz?
Güneşe göç varda ,kalan biz miyiz?

Ses demir,su demir ve ekmek demir…
İstersen demirde muhali kemir.
Ne gelir ki elden,kader bu,emir…

Garip pencerecik,küçük daracık;
Dünyaya kapalı,Allah’a açık

Dua,dua eller karıncalanmış;
Yıldızlar avuçta, gök parçalanmış
Gözyaşı bir tarla,hep yoncalanmış

Bir soluk,bir tütsü,bir uçan buğu
İplik ki incecik,örer boşluğu

Ana rahmi zahir ,şu bizim koğuş
Karanlığında nur,yeniden doğuş….
Sesler duymaktayım;Davran ve boğuş!

Sen bir devsin,yükü ağırdır devin!
Kalk ayağa,dimdik doğrul ve sevin!

Mehmed’im,sevinin ,başlar yüksekte!
Ölsek de sevinin,eve dönsek de!
Sanma bu tekerlek kalır tümsekte!

Yarın elbet bizim,elbet bizimdir!
Gün doğmuş ,gün batmış ,ebed bizimdir

Bu yazı toplamda 4 kez okundu.

Necip Fazıl Kısakürek, İstanbul’a hasret kitabında İstanbul’un güzelliklerinden bahsetmekte. Özellikle bir bölümü çok hoşuma gitti, aynı zamanda oldukça düşündürdü. Bu bölümü sizlerle paylaşmak istedim…

MUKAYESE

1752 yılı, 1952 yılına dedi ki;
- Birbirimize, birbirimizin çevresindeki Boğaziçi’ni anlatalım! Bir ben söyleyeyim, bir sen söyle! Ne dersin?
1952 cevap verdi:
- Aman ne iyi olur! Bir sen söyle, bir ben söyleyeyim!
Aldı 1752:
- Geyikten canlı, beş çifte nasrin kayık..
Aldı 1952:
- Canı burnuna gelmiş, makineli “patpatı bahri” vapuru…
Aldı 1752:
- Türk üslûbu, kırk odalı oymalı tahtadan yalı…
Aldı 1952:
- Üslûpsuzluk üslûbu, üç buçuk odalı, keleş betonarmeden kübik kümes….
Aldı 1752:
- Bahçe ve koru…
Aldı 1952:
- Yangın yeri ve çöplük…
Aldı 1752:
- Saz ve şiir…
Aldı 1952:
- “Kukaraça” ve “samba”…
Aldı 1752:
- Örtünen ve gizlenen güzellik…
Aldı 1952:
- Soyunan ve açılan çirkinlik…
Devam ettiler:
- Suda “Servisîmin”…
- Suda “mazot” lekeleri…
- Rıhtımlardan, yosun ve iyod rahiyası…
- Denklerden, tütün ve çuval kokusu…
- Kayıkhanede dalgacıkların şarkısı…
- Yastıkta fabrika homurtusu…
- Kıvrım kıvrım esen rüzgâr…
- Buram burak yağan kömür tozu…

Aldı 1752:
- Bir ben söyleyeyim, bir sen gül!..
Aldı 1952:
- Bir sen söyle bir ben ağlayayım!..

Bu yazı toplamda 1 kez okundu.

Necip Fazıl’ın hayatı O mübarek zatı tanıdıktan sonra çok değişti. O mübareğin yanında temizlendi, eski halinden adeta eser kalmadı. O zat kim mi? Harikalar menbâı Seyyid Abdülhakim Arvasi Hazretleri “rahmetullahi aleyh”.

Bu yazımda Necip Fazıl Kısakürek’in, Abdülhakim Arvasi Hazretleri’ni anlatmış olduğu O ve Ben kitâbından biraz nakil yapmak istiyorum sizlere…

“Bir gün sed kenarında hasır koltuklarından İstanbul’a bakıp dediler:
<<- Şu İstanbul ne garip belde!.. İnsan, mü’min olmak için de, kâfir olmak için de burada her vasıtayı, hem imkânı bulabilir.”>>

“Biri, kendilerine demiş ki:
- Allah bize adliyle tecellî etsin!..
<<-Allah bize fazliyle tecellî etsin, bizi fazliyle (mecnanen, hiç yoktan, hiç değerimiz olmadan) korusun… Adliyle tecellî ederse yanarız!>>

“Kapalı Çarşı’dan geçerken, karşılarına, tanıdıklardan bir dükkâncı çıkmış:
- Efendi Hazretleri, dua edin de Allah, Muhammed “aleyhisselam” Ümmetini kurtarsın!
Bir levhaya yazılıp kıyamete kadar bakılmak değerinde, bir cevap vermişler:
<<- Siz bana Muhammed “aleyhisselam” Ümmetini gösterin; ben de size onun hemen kurtulduğunu haber vereyim… Nerede o ümmet?..>>

Bir gün Eyüp’te Hüseyin Efendi isimli bir ihtiyarı görmüştüm. Bu zat vaktiyle Nakşî postuna oturmuş ve Efendi Hazretleri İstanbul’a gelip de Eyüp’te mekân kuruncaya kadar şeyh geçinmekten çekinmemişti. Gerçek şeyhi görünce de edebiyle çekilmeyi bilmişti.
Bana demişti ki:
- O’nu görünce şeyhlik neymiş anladım ve eteğine yapışmaktan başka işim kalmadığını kestirdim.

Bu yazı toplamda 4 kez okundu.